1955 yılı, Kural ailesi için heyecanlı ve değişik bir yıl olacaktı..Ben beş ,kardeşim ise üç yaşındaydı o yıl..Babam, Orhan Kural 1948 yılı mezunuydu İstanbul Tıp Fakültesinden..İlk memuriyetini hükümet doktoru olarak Serik’te yapmış ve beş yıl pratisyen hekim olarak burada kalmıştı..Artık ihtisas yapmak istiyordu.. Bunun için Ankara’ya taşınmamız ve önümüzdeki beş-altı yılı başkentte geçirmemiz gerekiyordu..Babam Ankara Numune Hastanesin dahiliye servisinde asistan olarak göreve başlayınca,bizlerde Antalya’da Bahçeli evlerde, Erkek Sanat Enstitüsü’nün hemen yanındaki,o senelerde yeni yapılan ve iki katlı evlerden biri olan,Nihat Yakut Ap. nın( o zaman iki katlı evlere ap. deniyordu) birici katından ayrılırken gözlerimiz yaşlı,hayli telaşlı olarak Ankara’nın yolunu tuttuk..
Çocukluğumun Antalya’sına ara verdiğim beş yılı Ankara’nın “Cebeci Dirim sok.”da anneannemlere ait üç katlı evin orta katında,(Siyasal Bilgiler Fak.yatakhanesinin yanındaki sokaktır) geçirdiğim günleri ve ilk okul yıllarımı hiç unutamam..Bir çok haylaz yaşıtım vardı oturduğumuz sokakta.!! Uzun,dar bir sokaktı ama akşama kadar üç bilemedin beş araba geçerdi.. Çok sakin, huzurlu ,yaşlı insanların bol olduğu asude bir yerdi ..Oyun bizim için sokak demekti..!! Ama futbol bir başkaydı ..Bizlerde futbol oynardık doyasıya hiç bıkıp usanmadan.. Doğru dürüst topumuz bile olmazdı çoğu kez, ,gazete kağıtlarını topak yapar sıkı sıkıya iplerle bağlardık öyle maçlar yapardık.. Bazen mahallede sünnet filan olurdu da arkadaşlardan birisine şöyle adam gibi (iç lastikli) futbol topu gelmişse eğer,kocaman memesini sokacak yer bulamaz, kıvırır dış kısmının içine ittirir sıkıştırırdık bu seferde orası dışa doğru sert bir şişlik yapar ki biz buna” get” derdik, olurdu size “yamuk elips” bir top..!!” Hele birde meme kafaya geldi mi, yandım Allah..!! Akşama kadar acırdı…O yıllarda böyle futbol topu filan almak zengin işiydi, futbol topunu ancak rüyalarımızda görürdük okşar severdik,zaten doğru dürüst lastik top bile bulamazdık..Hele bisiklet.!! Babama yalvarırdım “ne olur bak okula da başladım bana bir bisiklet al” diye,babam oralı olmazdı pek duymamazlık dan gelirdi. Bisiklet öyle kolayca hemen alınabilecek bir şey değildi . Zaten mahallede bir -iki tane bisiklet vardı bizde imrenir dururduk onlara..Daha çok sonraları öğrendim ki babacığımın asistan maaşı ile bize ithal bisiklet alması o yıllarda çok ama çok zor bir olaymış...Dirim sokakta ki ilk okul yaşamım,arkadaşlarım ,üniversiteli ağabeylerimizle yaptığımız maçlar,küçük olduğumuzdan (bizleri maçlarda kaleye koyarlardı), Evin haberi olmadan Cebeci Çayırında bisiklet kiralayıp turlamalar,ve akla gelen her türlü oyunları oynardık,olmadı oyun icat ederdik..gece bile mahallede çıkıp sokağa oynardık.Kış geceleri lapa lapa kar yağarken “Boza”cıyı kar topuna tutuşumuz ,elma ağacı dolu bahçemizde elma savaşları, bir çok kişinin aynı anda ferdi olarak oynadığı bir futbol oyunu olan “Japon Kalesi” (herkesin ayrı bir kalesi olurdu) öyle oynanırdı…
Ankara maceramız 1961 de son buldu..İlk okulu bitirmiştim..Babam ihtisasını tamamlamış “Dahiliye mütehassısı” olarak memleketi Antalya’ya dönmüştü artık. Daha sonraki yıllarda SSK Dispanserini ve Antalya SSK Hastanesini açacak ve ilk başhekimi olarak kentin tarihindeki yerini alacaktı...Ben ise bu gün bile ayrı kalamadığım, hayatımın her döneminde her zaman beraber olduğum ve kader birliği yaptığım bazı arkadaşlarımla birlikte “Merkez Orta Okulu’nun” birinci sınıfına adımımı atacaktım..Ama Ankara’da yaşadığım o çocukluk sokağımı unutmayacak her gidişimde ziyaret edecektim..Tren isi kokan havasını buram buram içime çekip koklayacak, ta evimizden duyulan tren düdüğünün sesini her zaman hatırlayacaktım.Yıllar sonra Cebeci ‘ye gittiğimde evler ve mahalle çok değişmişti ama sokak yine aynı eski sokaktı , evler apartmanlara dönüşüp yükseldikçe daralmış, sokak kısalmıştı sanki..Olsun varsın mahalle ne kadar yeni olursa olsun,bendeki hatıraları eski ya…!!!!
DİRİM SOKAK (1955-60)Ank.
Küçücük bir çocuktum Cebeci’de.
bayılırdım macun ve horoz şekerine,
hele hele o çıtır Ankara simidine.
kokusu bütün sokağı kaplardı mis gibi,
bir arkadaşım vardı babası pilottu,adı Tayfun,
birde” peugeot” bisikleti vardı dillere destan.
görünce içimiz gider, hayran hayran seyrederdik,
tertemiz asfaltın üzerinde gelin gibi süzülüşünü.
ya o kalın lastikli tekerleklerin asfalttaki sesleri,
bu gün gibi hala kulaklarımdadır.
yanımızdan hafif tebessümle geçerken,
bizler arkasından kıskanarak el ederdik.
dirim sokakta genç ağabeyler, ablalar da vardı.
sanırım o zamanlar liseye gidiyorlardı.
hele içlerinde bir tanesi vardı ki,adı Belma idi..!
hepimiz,mahallenin bütün çocukları ona hayrandık.
ama onunda sarı saçlı yakışıklı bir sevgilisi vardı,adı İlker…
evlerinin tam karşısındaki evde oturur,
pencereden işaretleşirlerdi.
bizler ondan hiç hoşlanmaz görünce somurturduk.
top oynardık akşama dek,şirin sıcacık sokağımızda.
çoğu kez Japon kalesi,yakan top,ara sıra istop.
evlerimiz bahçeliydi boldu meyve ağaçları.
elma savaşları yapardık, ayva çalardık komşudan.
hele bir kayısı ağacı vardı ki,geçilmezdi bademden,
yaklaşamazdık, çünkü utanırdık el alemden. .
“Cebeci Dirim sokak,” çocukluğum,
tren isi kokardı Ankara ‘nın kışları,
kırmızı damlarda üşüyen sığırcıklar.
soğuktan mı, Aşktan mı neden bilinmez?
sarmaş dolaş sevişen kumrular.
evet, evet hepsi elli sene evvel,
“Ankara Dirim sokakta öylece,
ölesiye benimle kaldılar…
Cebeci Dirim sok.. Anılarım..